Okuduklarım

SATRANÇ / Stefan Zweig

Rastlantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan DR. B.nin öyküsüdür görünürde SATRANÇ. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.
Son kitap yorumumu girdikten sonra bu defa arayı pek uzatmayacağım demiştim kendi kendime. Sözümde duramadım, kendime verdiğim sözleri tutamıyorum ki zaten ben. Eksiğim bu yönde… Kitap yorumlarım da epey çömezce farkındayım. Defalarca belirttim bana yazmak iyi hissettiriyor, ben o yüzden yazıyorum. Hem yazarken kendimi de geliştirmiş olurum.
Şunu da belirtmeliyim ki bu kitabı okumaya başlarken kafam pek yerinde değildi. En başlarındayken pek anlamıyordum gözlerim sayfalarda geziniyor ama beynim o satırlar arasında olmuyordu. Kitabı bitirdiğimde de iyi değildim ama kitabın öyle can alıcı noktaları var ki; İŞTE BU! TAM DA BENİ ANLATMIŞ! Dedim. İçinizden demişsinizdir siz de “Ah be kızım kitap zaten kaç sayfa ki? Sende okumuş da okumuş gibi anlatıyorsun.” Emin olun kitaplar sayfa sayısı ile ölçülmüyor. Pekala sayfa sayısı az olan kitapları seyahatlere giderken falan tercih ederiz çabuk bitsin yarım kalmasın diye. Ama bu öyle bir kitap değil. Gerçekten değil.
Ben birde şuna inanırım. İnsan ruh haline göre kitap seçimi yapmalı. Mutluysanız; mutlu kitaplar, hüzünlüyseniz; hüzünlü kitaplar tercih etmelisiniz. Kitabın arka kapağında bir cümle yazıyor ya: “..Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.” Bence aslında kitabın ana temasını bu cümle özetliyor. Elbette hüzünlü ruh halinizin kitabı olarak seçilmeli bu kitap.
Tarihe ilgisi olanlar için ekleyelim Stefan Zweig bu kitabı Brezilya’da sürgünde iken yazmış ve Şubat 1942’deki intiharından birkaç ay önce de tamamlamış. “Avrupa kültürünün Nasyonal Sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.”*
(*Kitabın arka kapağındaki açıklamadan alınmıştır.)
Avrupa kültürünün yok oluşunu işlerken yaşama da vedasını ediyor Stefan Zweig. İsmine bakıp Satranç mı öğreneceğiz diye düşünenler varsa şayet elbette ki kitapta Satranç oynamayı öğrenmiyoruz. Kitapta bize yalnızlıkla başa çıkmaya çalışan ve bunu tuhaf yöntemler kullanarak başaran DR. B.nin öyküsü anlatılıyor.
Yazarın bunalımı işleme şekli oldukça hoşuma gitti. İtiraf etmem gerekirse ben sanırım çoğunlukla bunalımını işleyen yazarları ve kitaplarını daha çok beğeniyorum. Acaba bu benim de her an bunalımda olduğuma mı işaret ediyor? Yok hayır inanmadım buna! Yeri geldiğinde oldukça eğlenceli bir insanda oluyorum ben. Zaman zaman hayat bizi bunalıma sokuyor yalnızca. Belki de ben bunalımdayken kitap okumayı tercih ediyorumdur. Kitap en iyi dost demişler ya o kadar, bende bunalımlarımda dostumun güven kokan satırlarına dalıyorum hepsi bu.
Kitaptan beğendiğim, altını çizdiğim satırları sizinle paylaşmak istiyorum. Günü birinde geri dönüp o zamanlar ne hissediyormuşum diye merak edersem bu satırlar anlatacak bana her şeyi…
“…bütün çevreme ve hatta kendi bedenime bile tümüyle hiçlik egemendi. Elimden her nesneyi almışlardı, zamanı bilmeyeyim diye saati, yazı yazmayayım diye kalemi, bileklerimi kesemeyeyim diye bıçağı; sigara gibi en ufak bir sakinleştirici bile benden esirgendi. Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruyu yanıtlamasına izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz, kulak, bütün duylar sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu, insan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört-beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu; suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürüdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar, onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler,bekler,bekler, şakakları zonklayana dek düşünür,düşünür,düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.”
“…sanki kendi sözcüklerimin peşinden koşmak istiyordum.”
“Küçük ipuçlarından beynimin dengesinin bozulduğunu anladım kaygıyla.”
“Bana gülümsedi –evet, gülümsedi demek iyilikle gülümseyebilen insanlar vardı hala- sonra uyarır gibi parmağını dudaklarına götürdü ve usulca uzaklaştı.”
Etiketler
Show More

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close

Reklam Engelleyici Farkedildi

Please consider supporting us by disabling your ad blocker